KORKULARIMIZ

KORKULARIMIZ

2002/ŞUBAT     SAMSUN

Yaşamımızda daima sevinçlerimiz mutluluklarımız olduğu kadar da korkularımız da olmuştur. Bir kısmı sosyal yaşamın getirdiği ilişkilerin yansıması olmakla beraber, diğer bir kısmı da kişisel özelliklerin oluşması ile meydana gelen yaratılış, fıtri yapıdır. Daima otobüs, servis, dolmuş, bir tren, uçak, gemi ve hatta bir sinema veya tiyatro oyununu kaçırma korkusu duyanlar vardır. Diğer farklı başka konulara bu konuya yaklaşıldığı kadar tedirgin yaklaşılmıyor, ama bu tür durumlara karşı içimizde oluşan en küçük bir geç kalma düşüncesi kişiyi öyle sinirli bir hale sokar ki, sonunda bir yeri seğirmeye veya titremeye, oynamaya başlar. Elini ağzına götürerek yeme, alışkanlığa dönüşebilir. Kiminin gözünü veya dudağının kenarı köşelerden titremeye başlar ki bunlar titreyen küçük bir kastan başka bir şey değildir. Sanki gizli işaret, bir göz kırpma gibi algılanabilmektedir. Fakat insanın sinirlerini kaldıran şey, kaçıracağını zannederek korkusunu yüreğinde benliğinde yaşayan kişinin kaçıracağını zannettiği herhangi bir şeye zamanında yetişebildikten sonraki bir süre zarfında bu fiziksel yansımanın geçmek bilmemesi de kişide yeni bir sıkıntıya yol açarak, korkularına yenilerin eklemiş olur. Bazı insanlarda bir şeyi kaçırma gibi basit bir duygunun, (o kişiye göre öyle olmasa da) korkunun ciddi bir takıntıya dönüşmesi gerçekten düşünülmesi gereken ilginç ve tuhaf bir durumdur. Bir yere ulaşmak için veya bir yerlere gitmek için evden ve/veya iş yerinden çıkılması gereken saatten en az yarım saat önce çıkılsa dahi, gerek giyim kuşam diye adlandırabileceğimiz dış görünüm ile gerek ise alınması gereken malzeme ve/veya eşyalar ile tamamıyla hazır bir halde evden çıkılır asansöre binilir veya merdiven inilir dışarı çıkılır, sonra hiç duramaz, durumunun gayet farkında olması gereken kişi, en sonunda beyninin içinden bir yerlerde köşelerden çıkıp da soğuk ve kuru bir sesle “Belki de, şimdi çıksam iyi olur değil mi?” diyene kadar bir yola devam edip etmeme arasında gidilir durulur. Bu hatasına kızmakla birlikte her halükarda kendine hak verir; fakat kendisini kendine karşı gereksiz yere bekletme endişesinin daha da artmaması için hiçbir geçerli nedeni olmamasına rağmen farklı davranamaz. Unutulmaması gereken, böyle bir tutum içinde bulunduğunuzu kimse söyleyemez. Evden çıkılır akıl evde kalır, bir şeyler olabilir endişesi artarak korkuyu besler. Çocukluktan; okul, sınav, yeni çevre ve arkadaş v.b. olası sosyal yaşam olabilirlikleri, bizleri yönlendirir. Yaş büyüdükçe yaşam hayatımıza yeni özneller ekledikçe bizlerde yani korkulara sahip oluruz. Hatırdan çıkarılmaması gereken bir nokta da, her bir kişinin kendine ait değişik ve farklılıklar gösteren bu veya buna benzer duyguları hisleri düşünceleri vardır.  Kişinin kendisi, alçakgönüllü biri olması da, farkında olduğu bu durumun kendisine karşı bir nevi işkence olduğunu kabul etmek istememiş olsa bile, bu konunun kafasını, aklını kurcaladığı anlar zamanla çoğalır. Ev kasvetli bir ev olur ve çok az insan onları ziyarete gelmeye başlar, fakat ev canlanmış ve büyük bir telaşla kendisi ile birlikte yaşanmaya başlamıştır. İş yerinde beden çalışmakta işlerini yapma gayreti içinde çabalamakta amma korkular her nefesinde yaşamaktadır. Saat zaman geçmek bilmez, gelecek olan biri var ise bir türlü gelmez, yaşamını geride bıraktığı sürecinde kalan aklını bulunduğu ana ve mekana getirmekte zorlanır. Tam emin olmamakla beraber sanki çevresinde veya içinden bir yerlerden tandık bir ses tonunda ani bir farklılık kulağına çalınır. Nabız yükselir, kalp atımı fazlalaşır, vücut ısısı artar, sıcaklık soğuk duygulara dönüşür, ortamdan çıkış aranırken kendinden dahi kaçmaya başlar, başka bir yerde başka bir kişiyle başka bir kişilikle olmak isteği bastırılamayan her dem artma yükselerek içsel duygu bir anda dışa vuruma döner ve … kişi psikolojisinin kimyasında bozulmalar başlar. Öyle bir an gelir ki; dönüş yoktur bireysel korkular evhamlaştığı an çevresel etkileşmeler başlar. O vakit korkuları ile yaşayan ve/veya savaşan kişinin kendisi kadar zamanla darlaşan çevre de aynı duygulara sahip olmaya ve bundan duyulan rahatsızlığın acıma duyguları ile şefkate dönüşmesi de bir başka isyan korkusunu da yanında taşır. Daha yolun başında olabilecekleri görebilmek bazen bu kişilere has bir yapısal durumdur ki açıklanmakta zorlanırız. O zaman fark ederiz ki aslında içsel dünyamızda yani manevi alemimizde saf ve temiz, katışıksız, menfaatsiz, paylaşımlı duygular yaşamaktadır. Fakat bunların açığa çıkma korkusu ile de bastırılmış davranış biçimlerini yansıtmaya başlarız; istismar edilme korkusu, incitilmekten kaçma korkusu, paylaşıma açmaya kalkıştığımız zaman bize bir şey bırakılmayacağı korkusu ve daha niceleri… Bunun getirdiği huzursuz bir hayat, kişisel bunalımların kalıcı hale gelmesi korkusu, yardıma ihtiyacı olduğunu bilmekle beraber kimsenin yardım edemeyeceğini ya da etmeyeceğini düşünmekten dahi korku, bireysel yaşamın çekilmezlik aşamasına gelmesinde öyle önemli bir rol oynuyor ki.Ve bir de bakıyorsunuz ki, SEVGİ de kaybolmuş. Kendini sevmekten, karşısındakini sevmekten, hayatı sevmekten. yaşamı sevmekten, yaratılmışları sevmekten, yaratılanları sevmekten, çevresini sevmekten ve en acısı kendisini sevmekten korkar. Günün yaşamının geri kalan kısmını sevgi yoksunluğu ile tam bir işkence altında yaşamak korkusu… Durumunun değişip değişmediğini kendine dahi sorgulamaktan korkma… Bulunduğu yerden ayrılma fikrinden nefret ederek hiç kimseyi görmek de istememe korkusu, içi, şu ya da bu şekilde kendinin biri veya birileri tarafından gitmesini engellemeyi başaracağı korkusuyla doluşması.. Şu an nerede bulunuyorsa orada kalmayı, o ortamda koltuğun üzerinde oturarak bütün geceyi bütün günü orada geçirmeyi o kadar çok ister ki. En sağlam yolun bu olduğunu düşünerek bulunduğu ortamdan (mekandan, kendisinden ilginçtir kimin yanındaysa oradan) uzaklaşma veya uzaklaştırılma korkusu. Yani kısaca kuruntu yapmak için en ince ayrıntılarda dahi fırsat aramak için sanki zorlama duygularla olmasını istemediğimiz korkularımızı besliyoruz. O yumuşak ve aptal bakışlardan eser kalmaz, yüz çizgilerine tuhaf bir sertlik gelir,. çoğunlukla sarkık görünen o küçük dudaklar, şimdi gergin ve ince görünüm kazanır, gözleri parlar ve konuşurken sesine yeni otoriter bir ton eklenir, dikkatle bakıyor olsak, yüzünün bembeyaz kestiğini ve tüm yüz ifadesinin aniden değiştiğini fark edebiliriz. Ziller çalınır, beklenir ama cevap verilmez, karşılık gelmez, emin olmak için tekrar zile basılır, zilin sesi kafanın içinde önünde arka tarafında çınladığını duyar fakat kapıyı açan yoktur. Yalnızlık korkusu…Korkudan korkmamaya ne zaman başlarız.? Hayatın içinde yaşamımızda birey olarak tekilliğimiz inkar edilemezse de, tekillerin birlikteliği ile bireylerin birbirlerini bulmasıyla aslında karşılarındakilerde kendilerini bulabileceklerini göz ardı etmeden, dar anlamda dahi yakın çevrede, en azından, varlık olarak yalnız olmadığımızı, duygularımızın ortaklarını olduğunu bilemezsek dahi var olduğunu, bizden önce de bu ve benzeri duyguların şu veya bu şekilde yaşanabilmiş olduğunu, bunlara karşı biz insanlara karşın çözümlemeler de bulunulabildiğini, neticeden uygulanabilen sorun gidermelerle insana insanı tanıştıran tanıtan fikri yapılaşmaların ortaya çıktığını, bunun insanın evrimsel gelişiminde reddedilemez oldukça önemli sonuçlara ulaşıldığını kabul etmekle, ne nahif, ne kadar hassas, ne kadar kırılgan bir yapıda olduğumuzun bilincine varmamız gerekir.Bu bilinç, bu şuur bizi bir Ulu’nun varlığına götürür, bizi içsel dünyada, manevi alemde huzura götürecek olan duygu ve düşünceleri yönlendiren, inanç dünyasına girdiğimiz an bizi var eden bir gücü kabullenecek konuma gelmemizle eşdeğerdir.Denir ki; ‘’BENİ BENSİZ BIRAK AMA BENİ SENSİZBIRAKMA YARABBİ’’ Akıl denilen nedir ki; kendine yetmeyen ama kendini beğenmişlikten kurtulamayan, nefsine yön veremeyerek korkularının esiri olmayı mutluluk ve sevinçlere tercih eden, kişi, eksikliğini tanımlamak zorundadır.Unutmayalım ki, beyin yalan ve dolanlarla yıkanır, gerçeklerle beyin yıkanmazKedinizi kendinize bırakmayın, Allah’a emanet olunuz, sağlıcakla..

FİKİR JİMNASTİĞİ BAŞLAMADAN BİTSİN Mİ?

FİKİR JİMNASTİĞİ BAŞLAMADAN BİTSİN Mİ?


02/2003

Acıyı ve yenilgiyi tatmış olarak kalbi ve ümitleri kırık bir insandan beklenebilecek neler vardır? Hangi konuda, gerek kendini gerek ise kendi dışında ki kişi ve olaylar hakkında cesurca düşünüp kararlar verebilir? Verebildiği kararların ne kadarına aynı cesarette destek olabilir? Arkasında durabilir?
Sahip olduğu çevresini hangi oranda değiştirebilir, kendisini o çevreden nasıl uzaklaştırabilir? Peki bunlar çözüm olacak mıdır? Kedini veya kendisinin kaldırabileceği dostluklar kurabilecek mi, kurabilir mi? Giderek daha sinirli, daha üzgün ve daha dalgın biri olup çıkan insanoğlunun baş ağrıları da artar. Dünyasına çökmüş olan kara dumanları uzaklaştırabilir mi? Geçici bir yaşam veren misafir olduğumuz şu dünya hepimiz için yalan değil mi? Kendine ağlayan iç dünyasında ağlaşan benlik kapı aralansın diye nerelere bakar.? İnsanlar kendi aralarında yoğunluğu az veya çok bir ilişki yaşayamıyorsa, sorunları kadar olmasa da benzer veya emsal sıkıntıları olanlar dahi niye bir araya gelmesini beceremez.? Adeta haykırırcasına bakışlarla çevresine bakanların göz bebeklerinden yansıyan o ışık titrek de olsa neden dikkati çekmez.? Çekse de kendi gibi biri var diye ne üzülmesini, ne de sevinmesini beceremez insanoğlu, paylaşmasını beceremezsen seni seninle kim paylaşsın.?
Yaşamda günlerimizin sınırlı olduğunu bilmemize rağmen hatırlamak için çaba göstermeden geçen anların getirdiğinden ziyade götürdüklerini hesaba katmadan, düşeni kalkmasına fırsat vermeyerek öz benlik duygusunu tatmin ederek, eşdeğer düşünce ve sıkıntılarda bireylerin var olmasının kendince hazzını yaşarken, paylaşım cesaretini gösteremeyen kişi, neyi, ne ile, kimle ortadan kaldırabilecek.? Değişim isteyen değişimi başarması gerekmez mi.? Okumuş yazmış, okul görmüş kişileri için yaşamın güzelliğinde cehennemi yaşamak ne beceridir ama. Bu cehennemin büyüklüğü ilgili kişinin yaşadığı YABANCILAŞMA ile orantılıdır. Söz konusu kişinin kentli olması bir türlü, olmaması bir türlü. Kendinden uzaklaşanı kendine geri getirebilmeyi nasıl başarabiliriz.? Zihnindeki sorunu doğuran ortamı ve uyarıcı olan örnekleri kısaca da olsa gündeme getirip çözümlemeler üretemiyorsanız bu kişinin kendine yabancılaştığının bir göstergesi olamaz mı.? Kendi olumsuz dünyanın devinimsel döngüsünün çekimine kapılıp pervane böceği gibi dolanması güneşe kapılıp yok olmasından ziyade o ışığın aydınlığında yeni görüşlere yol almasını sağlayamaz mı.? Destek sağlamada değil, kuramın hangi koşullar altında yanlış olduğunu belirlemede yattığını düşünmeye başlamak çözümselliğe yol açmaz mı.? Belirli bir yerde, belirli bir zamanda ve belirli bir nesne ya da olaya ait önermelerle problem açmazından uzaklaşarak, bireyin kendi çözümünü bulabilmesi ne kadar zordur.?
İnsan var ise, hayat var ise, yaşam mevcut ise, gül misali, güzellikler yanında dikeninin de olacağını peşinen kabullenmek durumunda olduğunun bilincinde olması gerekliliğini kabul edecektir. Bir çeşit yardımcı varsayımlar ileri sürerek bir kuramı yanlışlanmaktan kurtarmak her zaman mümkündür. Bir önermenin yanlışlanmadan kurtarılmasının başka yolları da, önerilerin içeriğini değiştirmek, belki de bir hesap hatası yapılmış olduğunu ileri sürmek, deneyimin doğru yapılmadığını iddia etmek gibi yollardır. Bilimsel yöntem açısından bu zorunluluğun tümüyle geçersiz olduğu kanısı, bu zorunluluğun bir yana bırakılabileceği görüşünün ileri sürülmesi, kuramlar ve yasalar çerçevesinde, özlerinde, yani özleri bakımından evrensel çözümsüzlüklerin gündeme getirilerek sorunsallığın devamının sağlanmasından başka şey değillerdir. Temel önermelerde konulan koşul, bunların gözlemlenebilir şeylere ait olmalarıdır. “Gözlemlenebilir” kavramı, tanımlanması olanaksız ve uygulanabilir bilimsel açıklamalardan ziyade yaşamın getirdikleri ile öğrenilmesi gereken bir kavramdır. Pozitivist(olumlu) açıdan bakılınca, anlaşıldığı kadarıyla, fiziksel olan her şeyin gözlemlenebilir olduğu görüşünü ileri sürmek hiç de yanlış olmaz. Toplumsal ve/veya bireysel olayların doğal olaylardan daha karmaşık olduğuna ilişkin inanç, normal bir toplumsal ve/veya bireysel olayla, etkenlerin soyutlandığı fiziksel bir olayın karşılaştırılmasından ileri gelir. Oysa, normal bir toplumsal ve/veya bireysel olayla normal bir fiziksel olay, örneğin bir yağmur damlasının yer yüzüne inişi karşılaştırılacak olursa, her iki durumda da bir tanımlamada bulunmanın eşit ölçüde güç olduğu görülecektir. Toplumsal kuramların görevi, sosyolojik modellerimize tanımlamalarla belirleyicilik vererek , yani bireylere, onların tutumlarına, beklentilerine, ilişkilerine, vb. ilişkin terimlerle, titizlikle oluşturmak ve çözümlemektir. Anlamlı önermeler veya açıklamalar yaşamım getirdiği tecrübeyi bireysel yaşantının dışında diğer bireyin yaşadıklarını gözlemleyerek kendine uygulayabilmesini sağlar. Zira somut bireylerden kurulu olan toplumun soyut meselelerin çözümlemelerinde, her ne kadar soyut yaklaşımlar önerilse de somut sonuçlar beklenir. Gerek birey gerek ise toplumsal psikolojik yapının yansıması da bunun belirleyicisi olur. Netice itibarı ile kazanımlara erdem denilerek yaşam birlikteliğine birey çıkışlı ulaşmak mümkün olabilir.
Böyle bir özetleme ‘’Bütün toplumsal olayların ve özellikle bütün toplumsal kurumların işleyişinin, her zaman için bireylerin kârarlarının, eylemlerinin, tutumlarının, vb., sonucu olarak anlaşılması gerektiğini savunan ve sözde `kollektifler’e (devletler, uluslar, ırklar, vb.) dayanılarak yapılan açıklamalarla asla yetinilmemelidir’’ diyen önemli öğretiyi destekler.’’ Psikolojizmin hatası, toplum bilimleri alanındaki bu yöntembilimsel bireyciliğin tüm toplum olaylarının ve tüm toplumsal düzenliliklerin (regixlarities) psikolojik olaylara ve psikolojik yasalara indirgenmesi programını içerdiğini varsaymasıdır.’’ (Karl Raimund Popper – Psikolojizm)
Sorun durumları, tıpkı matematik sorunları (problemleri) gibi, nesnel olarak vardır. Matematikçinin deneyleri değil, önerdiği çözümün söz konusu sorunu çözüp çözmediği tartışılır.(Şahin Alpay – Felsefe yazıları)
Sorunların çözümünde bir yöntem uygulamanın belirleyici yolu, belirli olası olumsuz yanları, bazı istenmeyen sonuçları olabilecek hiçbir bireysel davranışın olamayacağının düşünülmesiyle yanlışa hataya düşülebileceğini göz ardı etmemekten geçer. Birey kendi içinde, dünyasında, sosyal yaşamında yanlış ve hatalarını aramak, bulmak ve gün ışığına çıkarmak, çözümlemek ve bunlardan ders çıkarmak, zorunluluğunu hissetmek ve duymak mecburiyetindedir, aksini kabul etmekle, hiç hata yapmadığımıza kendimizi inandırmak, hatalarımızı görmezden gelmek, gizlemek ve başkalarına yüklemekle kurtuluş olacağı safdilliğine düşmek olacaktır. Fakat asıl olan bunun yerine daha üstün bir tarzı kabullenerek, yaptığımız hataların sorumluluğunu yüklenmek, bunlardan ders almak ve derslerden ileride aynı hataları yinelememek için yararlanmak durumundayız. Bunu da birey ve/veya toplum olarak özgür ve tarafsız tartışılması gerekmektedir böylelikle hayatın yaşamsal varlığına katılmak mümkündür.
Yaşamın katı uygulanabilir kuralları yoktur, sadece kişiye özgün, toplumsal ortak yaşamın getirdiği ortak değer yargılarının hayata geçirilmesi vardır. Nasıl ki aynanın karşısına geçen her bir kişi için ayrı ve farklı bir görüntü meydana gelirse, yaşamın bire y üzerindeki yansımaları da buna benzer. Bu yansımalarda oluşacak kırılmalar kişinin hayat tecrübesine yaşamsal öğeler ekler, sevgiler ve karşıtı olan acılar buna benzer yollarla ortaya çıkar. Hayata kendine kırılan, yenilgiyi kabullenen bireyin kurutuluşu, çıkışı nerededir.?
İnancı kırabilecek umutsuzluk dünyasında nefes almadıktan sonra yaşam kendine daima bir yol çizecektir. Bu yol önceleri oldukça ince de olsa zamanla bireyin kendine ve onu Yaradan’ına olan inançta ki artışı kuvvetlendikçe, bu yol kalınlaşacak ve hem dengede hem de ayakta kalabilme becerisinin artmasına sebep olacaktır. Yolların birlikteliği üzerindekileri taşımada daha verimli olacaktır.
Hayatın ve yaşamın akışı, sürekliliği, akışkanlığı, devinimsel çevrimi insan bilgisinin gelişmesinden büyük ölçüde etkilenir. Bilgiyi ortaya koyan, meydana gelmesinde etken olan ise akla olan inancı, yalnızca kişinin kendi aklına değil, -belki daha da çok- başkalarının aklına olan inançtır. Bu inancı oluşturan tarihi gelişimin ulaştığı sonuçların karşımıza çıkardığı ise; Yüksek Bir Varlığ’ın var olduğunun kesinlik kazanmasıdır.
Sonuç olarak; ortak payda dediğimiz değer yargılarının herkesin kabul edip onaylayacağı, gerek bireysel gerek ise toplumsal yaşamı düzenleyen kurallar manzumesinin kabullenilmesinden geçer. Buna inanmak inandırılmak gerekir. İçsel güç desteği ile davranışçı yaklaşımın ve sosyolojik bir yöntembilimin öncülüğü gerekmektedir. İşte burada inanç kendini göstermekte, istenilmese de varlığını kabul ettirmektedir.

« Daha eski yazılar