FİKİR JİMNASTİĞİ BAŞLAMADAN BİTSİN Mİ?

FİKİR JİMNASTİĞİ BAŞLAMADAN BİTSİN Mİ?


02/2003

Acıyı ve yenilgiyi tatmış olarak kalbi ve ümitleri kırık bir insandan beklenebilecek neler vardır? Hangi konuda, gerek kendini gerek ise kendi dışında ki kişi ve olaylar hakkında cesurca düşünüp kararlar verebilir? Verebildiği kararların ne kadarına aynı cesarette destek olabilir? Arkasında durabilir?
Sahip olduğu çevresini hangi oranda değiştirebilir, kendisini o çevreden nasıl uzaklaştırabilir? Peki bunlar çözüm olacak mıdır? Kedini veya kendisinin kaldırabileceği dostluklar kurabilecek mi, kurabilir mi? Giderek daha sinirli, daha üzgün ve daha dalgın biri olup çıkan insanoğlunun baş ağrıları da artar. Dünyasına çökmüş olan kara dumanları uzaklaştırabilir mi? Geçici bir yaşam veren misafir olduğumuz şu dünya hepimiz için yalan değil mi? Kendine ağlayan iç dünyasında ağlaşan benlik kapı aralansın diye nerelere bakar.? İnsanlar kendi aralarında yoğunluğu az veya çok bir ilişki yaşayamıyorsa, sorunları kadar olmasa da benzer veya emsal sıkıntıları olanlar dahi niye bir araya gelmesini beceremez.? Adeta haykırırcasına bakışlarla çevresine bakanların göz bebeklerinden yansıyan o ışık titrek de olsa neden dikkati çekmez.? Çekse de kendi gibi biri var diye ne üzülmesini, ne de sevinmesini beceremez insanoğlu, paylaşmasını beceremezsen seni seninle kim paylaşsın.?
Yaşamda günlerimizin sınırlı olduğunu bilmemize rağmen hatırlamak için çaba göstermeden geçen anların getirdiğinden ziyade götürdüklerini hesaba katmadan, düşeni kalkmasına fırsat vermeyerek öz benlik duygusunu tatmin ederek, eşdeğer düşünce ve sıkıntılarda bireylerin var olmasının kendince hazzını yaşarken, paylaşım cesaretini gösteremeyen kişi, neyi, ne ile, kimle ortadan kaldırabilecek.? Değişim isteyen değişimi başarması gerekmez mi.? Okumuş yazmış, okul görmüş kişileri için yaşamın güzelliğinde cehennemi yaşamak ne beceridir ama. Bu cehennemin büyüklüğü ilgili kişinin yaşadığı YABANCILAŞMA ile orantılıdır. Söz konusu kişinin kentli olması bir türlü, olmaması bir türlü. Kendinden uzaklaşanı kendine geri getirebilmeyi nasıl başarabiliriz.? Zihnindeki sorunu doğuran ortamı ve uyarıcı olan örnekleri kısaca da olsa gündeme getirip çözümlemeler üretemiyorsanız bu kişinin kendine yabancılaştığının bir göstergesi olamaz mı.? Kendi olumsuz dünyanın devinimsel döngüsünün çekimine kapılıp pervane böceği gibi dolanması güneşe kapılıp yok olmasından ziyade o ışığın aydınlığında yeni görüşlere yol almasını sağlayamaz mı.? Destek sağlamada değil, kuramın hangi koşullar altında yanlış olduğunu belirlemede yattığını düşünmeye başlamak çözümselliğe yol açmaz mı.? Belirli bir yerde, belirli bir zamanda ve belirli bir nesne ya da olaya ait önermelerle problem açmazından uzaklaşarak, bireyin kendi çözümünü bulabilmesi ne kadar zordur.?
İnsan var ise, hayat var ise, yaşam mevcut ise, gül misali, güzellikler yanında dikeninin de olacağını peşinen kabullenmek durumunda olduğunun bilincinde olması gerekliliğini kabul edecektir. Bir çeşit yardımcı varsayımlar ileri sürerek bir kuramı yanlışlanmaktan kurtarmak her zaman mümkündür. Bir önermenin yanlışlanmadan kurtarılmasının başka yolları da, önerilerin içeriğini değiştirmek, belki de bir hesap hatası yapılmış olduğunu ileri sürmek, deneyimin doğru yapılmadığını iddia etmek gibi yollardır. Bilimsel yöntem açısından bu zorunluluğun tümüyle geçersiz olduğu kanısı, bu zorunluluğun bir yana bırakılabileceği görüşünün ileri sürülmesi, kuramlar ve yasalar çerçevesinde, özlerinde, yani özleri bakımından evrensel çözümsüzlüklerin gündeme getirilerek sorunsallığın devamının sağlanmasından başka şey değillerdir. Temel önermelerde konulan koşul, bunların gözlemlenebilir şeylere ait olmalarıdır. “Gözlemlenebilir” kavramı, tanımlanması olanaksız ve uygulanabilir bilimsel açıklamalardan ziyade yaşamın getirdikleri ile öğrenilmesi gereken bir kavramdır. Pozitivist(olumlu) açıdan bakılınca, anlaşıldığı kadarıyla, fiziksel olan her şeyin gözlemlenebilir olduğu görüşünü ileri sürmek hiç de yanlış olmaz. Toplumsal ve/veya bireysel olayların doğal olaylardan daha karmaşık olduğuna ilişkin inanç, normal bir toplumsal ve/veya bireysel olayla, etkenlerin soyutlandığı fiziksel bir olayın karşılaştırılmasından ileri gelir. Oysa, normal bir toplumsal ve/veya bireysel olayla normal bir fiziksel olay, örneğin bir yağmur damlasının yer yüzüne inişi karşılaştırılacak olursa, her iki durumda da bir tanımlamada bulunmanın eşit ölçüde güç olduğu görülecektir. Toplumsal kuramların görevi, sosyolojik modellerimize tanımlamalarla belirleyicilik vererek , yani bireylere, onların tutumlarına, beklentilerine, ilişkilerine, vb. ilişkin terimlerle, titizlikle oluşturmak ve çözümlemektir. Anlamlı önermeler veya açıklamalar yaşamım getirdiği tecrübeyi bireysel yaşantının dışında diğer bireyin yaşadıklarını gözlemleyerek kendine uygulayabilmesini sağlar. Zira somut bireylerden kurulu olan toplumun soyut meselelerin çözümlemelerinde, her ne kadar soyut yaklaşımlar önerilse de somut sonuçlar beklenir. Gerek birey gerek ise toplumsal psikolojik yapının yansıması da bunun belirleyicisi olur. Netice itibarı ile kazanımlara erdem denilerek yaşam birlikteliğine birey çıkışlı ulaşmak mümkün olabilir.
Böyle bir özetleme ‘’Bütün toplumsal olayların ve özellikle bütün toplumsal kurumların işleyişinin, her zaman için bireylerin kârarlarının, eylemlerinin, tutumlarının, vb., sonucu olarak anlaşılması gerektiğini savunan ve sözde `kollektifler’e (devletler, uluslar, ırklar, vb.) dayanılarak yapılan açıklamalarla asla yetinilmemelidir’’ diyen önemli öğretiyi destekler.’’ Psikolojizmin hatası, toplum bilimleri alanındaki bu yöntembilimsel bireyciliğin tüm toplum olaylarının ve tüm toplumsal düzenliliklerin (regixlarities) psikolojik olaylara ve psikolojik yasalara indirgenmesi programını içerdiğini varsaymasıdır.’’ (Karl Raimund Popper – Psikolojizm)
Sorun durumları, tıpkı matematik sorunları (problemleri) gibi, nesnel olarak vardır. Matematikçinin deneyleri değil, önerdiği çözümün söz konusu sorunu çözüp çözmediği tartışılır.(Şahin Alpay – Felsefe yazıları)
Sorunların çözümünde bir yöntem uygulamanın belirleyici yolu, belirli olası olumsuz yanları, bazı istenmeyen sonuçları olabilecek hiçbir bireysel davranışın olamayacağının düşünülmesiyle yanlışa hataya düşülebileceğini göz ardı etmemekten geçer. Birey kendi içinde, dünyasında, sosyal yaşamında yanlış ve hatalarını aramak, bulmak ve gün ışığına çıkarmak, çözümlemek ve bunlardan ders çıkarmak, zorunluluğunu hissetmek ve duymak mecburiyetindedir, aksini kabul etmekle, hiç hata yapmadığımıza kendimizi inandırmak, hatalarımızı görmezden gelmek, gizlemek ve başkalarına yüklemekle kurtuluş olacağı safdilliğine düşmek olacaktır. Fakat asıl olan bunun yerine daha üstün bir tarzı kabullenerek, yaptığımız hataların sorumluluğunu yüklenmek, bunlardan ders almak ve derslerden ileride aynı hataları yinelememek için yararlanmak durumundayız. Bunu da birey ve/veya toplum olarak özgür ve tarafsız tartışılması gerekmektedir böylelikle hayatın yaşamsal varlığına katılmak mümkündür.
Yaşamın katı uygulanabilir kuralları yoktur, sadece kişiye özgün, toplumsal ortak yaşamın getirdiği ortak değer yargılarının hayata geçirilmesi vardır. Nasıl ki aynanın karşısına geçen her bir kişi için ayrı ve farklı bir görüntü meydana gelirse, yaşamın bire y üzerindeki yansımaları da buna benzer. Bu yansımalarda oluşacak kırılmalar kişinin hayat tecrübesine yaşamsal öğeler ekler, sevgiler ve karşıtı olan acılar buna benzer yollarla ortaya çıkar. Hayata kendine kırılan, yenilgiyi kabullenen bireyin kurutuluşu, çıkışı nerededir.?
İnancı kırabilecek umutsuzluk dünyasında nefes almadıktan sonra yaşam kendine daima bir yol çizecektir. Bu yol önceleri oldukça ince de olsa zamanla bireyin kendine ve onu Yaradan’ına olan inançta ki artışı kuvvetlendikçe, bu yol kalınlaşacak ve hem dengede hem de ayakta kalabilme becerisinin artmasına sebep olacaktır. Yolların birlikteliği üzerindekileri taşımada daha verimli olacaktır.
Hayatın ve yaşamın akışı, sürekliliği, akışkanlığı, devinimsel çevrimi insan bilgisinin gelişmesinden büyük ölçüde etkilenir. Bilgiyi ortaya koyan, meydana gelmesinde etken olan ise akla olan inancı, yalnızca kişinin kendi aklına değil, -belki daha da çok- başkalarının aklına olan inançtır. Bu inancı oluşturan tarihi gelişimin ulaştığı sonuçların karşımıza çıkardığı ise; Yüksek Bir Varlığ’ın var olduğunun kesinlik kazanmasıdır.
Sonuç olarak; ortak payda dediğimiz değer yargılarının herkesin kabul edip onaylayacağı, gerek bireysel gerek ise toplumsal yaşamı düzenleyen kurallar manzumesinin kabullenilmesinden geçer. Buna inanmak inandırılmak gerekir. İçsel güç desteği ile davranışçı yaklaşımın ve sosyolojik bir yöntembilimin öncülüğü gerekmektedir. İşte burada inanç kendini göstermekte, istenilmese de varlığını kabul ettirmektedir.

FİKİR JİMNASTİĞİ – BİR DENEME -

25/02/2003

Tanımlamalar veya tanımlar anlamlarını yaşam süreci içinde kazanırlar. Olası yanlış anlamalardan korkarak tanım ve ifadelerden kaçınmalarla onları anlamlı bir biçimde kullanmamız da mümkün olmaz. Yaşantının başlangıcından bu yana düşüncelerin ifadeye dönüşmesi yoluyla tanımlamalar veya tanımlar biçimselliğe dönüşür. Konuşan insanların kendi kültürel varlık sürecinde düşünce biçimlerinin ve inançlarının şekillenmesinde biçimselliğe dönüşmüş olan tanımlar, toplumdan, dünyadan, zihinden, düşünceden, bir doğal ortak yaşam standardının meydana gelmesinde etken olurlar. Her kavram, kendisine anlam veren kapsamlı bir doğruluğun bir parçası olarak görülmelidir. Böylelikle bir somut bütünü ifade etmede ve nitelemede derinlemesine ve anlaşılabilirliğine katkıda bulunulmuş olunur.
Bilgi sorunu insan yaşamının başladığı bilinen ilk hayat belirtilerin bulunduğu zamandan bu yana en çok tartışılan ve ortak noktaya gelinemeyen problemlerin başında gelmektedir. Bilgi ona sahiplenenin değer, yargı ve önceliklerine göre yansıtılmaktadır.
İşte bu bağlamda insanda doğuştan var olan aklın eyleme dönüşüp yani aktif hale geçip bilgi üretebilmesi için sürekli aktif olan bir aklın ona etki etmesi icap eder. Bizim dışımızda daima aktif olan, evrensel bir akıl vardır ve bizim aklımıza etki ederek onun soyutlama yapmasını ve bilgi üretmesini sağlamaktadır. Bu insanın doğuştan sahip olduğu bir güç ve bir yetenektir. Varlık olmasının getirdiği biçimsel formu nedeniyle biçimleri maddeden yani şekilden soyutlayarak kavram haline getirme gücüne sahip olan akıl henüz üzerine bir şey yazılmamış düz bir satıh gibidir. Bireysel ham kuvvetlilik halinden eylem alanına çıktığı an farklılıkları ve farklılaşmaları görerek bilgi, üretilmeye başlanır. Fakat bunu kendiliğinden yapamaz zira bunu yaptıracak bir içsel veya dışsal güce gerek vardır. Biz buna akıl demek istiyoruz. Kişi var olmasının kaynak nedeni akıl, gene bireyin akıl seviyelerinin farklılıkları, içerdiği genel kabiliyet etmenleri, bilgi kaynağının farklı yorumlanmalarına yol açmıştır. İşte bu noktada kavram ve tanım ifadeleri yerini bulmaktadır.
Akıl, maddenin çeşitli formlarını kabul edişi gibi, dış dünyadan gelen izlenimleri algılayarak kavram haline dönüştürebilir. Yani düşünsel yeteneğe sahip olduğu halde, istediği her an sanatını icra edebilmektedir, bir başka deyişle bu algılamaları sosyal veya bireysel yaşamında aktif kullanma becerisini gösterebilmektedir. Bu da bilginin meydana gelmesinde deneysel yaşam sürecini kullanabilme yetisini var olduğunu ortaya koyar. Böylece aklı, akıllı olmasıyla eşdeğer görmemizi sağlar. Neticede, insanlığın var olduğu süreçte bu özelliğinden ötürü ölümsüzlüğe kavuşmasına neden olur. Kişiye ait akıllar arasında seviye farklılıkları vardır, bu da yorumlamaları, çözümlemeleri, sonuç çıkartma ve irdeleme değişkenlikleri ile kendini belli eder. Bu belirginlik kavram ve tanımlamaların anlamlarının kullanım amaçlarını ve ifade zenginliğinin derinliğini ortaya çıkartır. Doğuştan var olan akıl kişinin kendine ait yaşamında ihtiyaçlarını yerine getirmede ve arzularını yaşamında aktif hale getirmeye yardım eder. Bir başkasında da bunun üzerine birde yaşamın akla etki etmesiyle bilgi oluşur, işte burada akıl seviye faklılığı kendini gösterir. Sadece varlığa ait şekilleri algılamasıyla bilgi meydana gelmez. Fiziki, fizyolojik, kimyasal ve biyolojik olaylar bilginin şekillenmesine etken olmaktadır, bunu da akıl yönlendirmekte ve şekillendirmektedir. İşte burada gene tanım ve kavramlar ortaya çıkmakta, beşeri ilişkilerde ve sosyal yaşamda iletişimin sağlığını etkilemekte ve yönünü çizmektedir.
Bir nevi soyut birleşimlerin rol oynadığı şekilsel yapılar birey öğreniminin, buna bağlı olarak bireysel eğitimin varlığını meydana getirmektedir. Böyle bir yeteneğe sahip olmak aklın yaşama yansımasıdır denilebilir. Fakat bilginin sadece gözlem ve deneylerden veya sadece mantıktan ibaret olmayıp, bu konuda rasyonel sezginin de önemli rolü bulunduğunu savunmak gerekir. Bu ifade ile; problemlere getirdiği farklı yorumlar bakımından sadece fiziksel yapısal statünün yetmediğini belirttiğini söyleyebiliriz. Zira fiziki varlığın görünürü olan bedenin kendinden soyutlanması ve soyutlanan ve kavram haline gelen bilgilerin kabulü ile akıl kendini kabul ettirirken, farklılıklaşan irdeleme ve yorumlama seviyelerinin yansıması da aklın bireysel seviye farklılıklarını oluşturmaktadır. Bu da kişinin olayları olgu haline getirirken; anlama, algılama, yorumlama, irdeleme, çözümleme ve fonksiyonel uygulanabilirliklerini, yaşama geçirirken tanımları ve kavramları kullanma becerisini ortaya koyar. Böylelikle akıl kavramına ve bilgi problemine getirilen yorum, her bakımdan orijinallik kazanmaktadır.
Akıl teriminin tarif ve içeriğinden ziyade onun dışarı aktarımı karşısındaki fonksiyonu üzerinde durulmalıdır. Aklın gerektirdiği, kabul etmezlik ve aykırılıkları, önermelerdeki açmazları çelişmezlik ve şekli akıl yürütmeye gerek duyulmadan ifade edilebilmesidir.
Aklı bilgi edinme melekesi , yorumlama ve düzeltme becerisi, hayat ve olaylar karşısında insanın sahip olduğu bilgi ve tecrübe birikimi şeklinde de tarif edebilmek mümkündür. Bu meleke sayesinde insan hem kendi varlığının bilincine varır, hem de şekilsel nesneler dünyası hakkında doğru bilgi edinir. Duyu organları tek tek şekilsel varlık konumundaki nesneleri bulundukları pozisyonda algıladıkları halde, akıl duyu verilerini değerlendirerek bütünü yakalama, algılama gücüne sahiptir. ‘’Akıl, bilgi birikiminden ibarettir, bu birikim oluşunca kişi, yükümlü olduğu şeyler üzerinde düşünüp akıl yürütebilir.’’ , tarzında söylenebilecek bir başka yaklaşımda göz ardı edilmemeli denilebilir. Zira insanın her türlü faaliyetinde aklın rehber olduğu savunulabilinir. Çünkü akıl gerek ferdî gerekse sosyal ahlakı yöneten ilkeleri bulup yakalama gücüne sahiptir. Ne var ki aklın verileri mutlak değildir, bir başka deyişle akıl hata yapabilir buna rağmen akıl aktarımda paylaşımda önce gelir. Fakat sınırlı ve sonlu bir.güç olan, verileri her zaman için tartışılabilen, akla bu şekilde gereğinden fazla güvenilmemesi gerektiği, insanoğlunun var olma savaşı verdiği yüzyıllar boyunca yaşananlara bakılarak, önemle ve dikkatle unutulmamalıdır. Çünkü aklın zekanın üstünlüğünü gösterdiği varsayımı, eleştirilerin başlıca konusu olmuştur. Bu eleştirel yaklaşımlar aklın doğrularının bulunmasında, tanım ve kavram kargaşasının giderilmesi
ile ancak sağlıklı olarak bulunabileceği hususunda ortak yargıya varılmasını sağlamıştır.
Yükümlülük ve sorumluluk akıldan değil rasyonel sezgi ve inanç değerleri ile önemli derecede uygulanabilirlik kazanır. Bir şeyin, bir davranışın iyi veya kötü, yararlı veya zararlı olduğunu belirleyen inançtır. Bu bakımdan aklın standartları tespit yetkisi yoktur. Başka ifade ile insanın her çeşit davranışına anlam ve değer kazandıran akıl değil inançtır.
Akıl bilgi kaynağı olduğu kadar insanı diğer canlılardan ayıran bir güçtür. Akıl teriminden anlaşılması gereken nokta, insanın doğuştan sahip olduğu soyutlama, kavram üretme ve kavramlar arasında ilişki kurma gücüdür. Kazanılmış akıl da diyebileceğimiz bu tanımlamayı tecrübe ve bilgi birikimine sahip olmakla dışarı yansıtırız. Farklı bir tanımla yaparak; teorik akıl varlığın türlerini, şekillerin içeriğini yakalar ve bu niteliği ile varlıklarını algılayan duyu ve hayal gücünden ayrılır, pratik akıl ise herhangi bir nesneye karşı insandaki istek duygusunu güdüleyen güçtür, diyebilir miyiz? Örneğin, teorik akla sahip olan biri, sağlığa aykırı bir alışkanlığa düşkün olmanın zararını bilir fakat bir türlü bu isteğe karşı koyamaz. Bunu yapabilmesi için uğraşması ve kendisine karşı mücadele vermesi gerekir. Pratik akıl dediğimiz şey irâde gücüyle yakından ilgili bir kavramdır. (bir yorumsal yaklaşım). Akılsız davranış ve eylemlerin insanı taklide götüreceğini, tecrübeden yoksun aklın ise doğru yolu bulamayacağını savunmak, sanırım yanlış olmamalı. Yani dıştan gelen etkiler ile akıl şekillenirken. İçten gelen yansımalar ile de şekillenmiş aklın varlığı konusunda somut belirtileri gözlemleyebiliriz.
Diğer yandan hukuk ve ahlâk açısından davranışların iyi veya kötü, yararlı veya zararlı olduğunu tespit konusunda da akıl tecrübe ve gözlemden önce gelir. Zira bir şey iyi veya yararlı olduğu için genel anlamda toplumsal yaşam birlikteliği açısından itaat edilmesi gerektiği konusunda zorlayıcı olunmuş, kötü ve zararlı olduğu için de yasaklanmıştır. Genellikle sosyologlar dış dünyayı tanımada ve hayatı düzene koymada aklı bir güç ve bir vasıta olarak kabul etseler de metafizik varlıklar hakkında bilgi edinmede onun bir bilgi kaynağı olacağını kabul etmezler. Hiçbir akıl sahibi aklın mâhiyetini anlamış değildir; esasen akıl kendisinin ne olduğunu bilememektedir. Aklı varlığın ilkesi sayacak kadar yücelttiğimiz halde psikolojik akla pek fazla değer verilmemiştir. Gerçekte, beşeri plandaki aklın işleyişi ve fonksiyonu üzerinde yeterince durulmamıştır. Kavramla ilgili görüşler zaman zaman birbiriyle çelişmektedir. Birçok düşünür tarafından akla yöneltilen eleştiriler, onu inkâr edilmesinden değil, gerçek bilgiye yükselmedeki yetersizliğindendir, tanımında ortak görüş bildirmektedirler. Çünkü onlara göre; aklın var olması sadece varlığı ile değil bireyin kendine ve çevresine, hem kişisel hem de toplumsal yaşam kalitesi ve yararına katkıda bulunmak zorunda olması, bunu da gerçekleştirebilmek için aklın kalitesini yükseltmek mecburiyetini becermesi konusunda yetersiz kalmasına bağlamaktadırlar.
Düşünsel anlamda spekülatif fikirleri gündeme getirmekten ziyade insan doğasının sürekli gelişmeye uygun olmasına karşın, toplumsal yaşam seviyeli kalitesinde bireye eş düzeyde paralellik gösterdiği anlatılmaya çalışılmaktadır. İnsanın veya kısaca dünyanın varlığının bilinmesinden bu yana geçen yaşam zamanında, şekli yaşam öğelerinin, çağın gereklerine göre mevcut olan zamanın teknolojik olanaklarına göre ve ona uygun yansımalarını göz ardı edecek olursak; aslında bir şey değişmemiştir. Her devirde akıl, zeka ve bunun yansımaları farklı yorumlanarak farklı tanım ve kavramlar verilerek yönlendirilici olmaya çalışılmıştır. Böylelikle akıl kendini aşmayı beceremeyerek başka akılların yönlendirmesine mahkum olmuş, böylelikle yetenek becerisini göstermede geri kalmıştır. Bu da tanım ve kavramların peşinden akli melekelerini bireysel becerisine aktararak gitmemeyi başarmayı beceremeyen insanların varlığı ile beğenmediğimiz tarih her dem aynen ama farklı kelimelerden, farklı cümlelerden, farklı ifadelerden yaşanmakta; biz ise kendi aklımızın değil yeteneksiz akıllıların akıllı (!) yönlendirmeleri ile akılsız akıllılar (!) konumunda yerimizi almaktayız.
Bazen akıl tanım ve kavramlarda bir önermenin doğruluğunun kesin olarak belirlenebilmesi koşulu aranırken, ikincil tanımlama ile yalnızca önermenin doğruluğunun olası olması koşulunu aramaktadır. Doğrulanabilirlik ilkesini, giderek kesinliği zayıflayan koşullara bağlamak zorunluluğu, zamanla doğmuştur. Zira kesin ölçütler konmaya çalışıldığında, ölçütün neleri birbirinden ayıracağı konusunda her zaman belirsiz ve sezgiye dayanan bir anlayıştan hareket edilir. Bu da spekülatif akli davranış biçimlerinin gündeme gelmesine sebep olmaktadır. Bütün anlamlı terimlerin (fikirlerin) ya doğrudan doğruya deneylere (izlenimlere) tekabül ettiğini ya da doğrudan deneylere tekabül eden yalın fikirlere ayrılabileceğini savunabilir miyiz?.Yalın fikirlerden bileşik fikirler oluşturulmasını sağlayan veya sağlayabilen nedir? Deneysel mantık mı? Bunu irdeleyen nedir? Her mevcut kavram veya tanımım açıklamaya çalışırken yeni kavramlarla bağlanabilen veya örtüşen ifadeler ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucunda anlatılmaya çalışılan tanım veya kavram özünden uzaklaşmakta, bizleri yeni açmazlara yelken açtırmaktadır. Bireysel tanımlar kitlesel tanımlara çatışmaya girmek durumunda kalması ile değer kaybına ve erozyona uğrayarak, sahibini yani kişiyi açmaza götürerek toplumsal birliktelikten ferdi birlikteliğe yönlendirmekte, böylelikle çoğul içinde tekillik ortaya çıkmakta, netice olarak yığın kitlesinde akıntı yönünde yol alınmaktadır.
Aldanmamıza olanak bulunmayan, bazı deneyimlerimiz olur. Bu deneyimlere ilişkin kesin güvenilir bilgilerimiz vardır. Deneylerin öznel olması ve deneyler konusunda güvenilir bilgi edinebileceğimiz düşüncesi kesin güvenilirliği arttırır kuvvetlendirir. Gözlemsel bir önermenin doğru olup olmadığını kesin olarak bilmek olanaksızdır (mı?), o halde, gözlemlenebilir olan, ama öznel olmayan nedir? Elbette ki, çoğu insanların gördüklerine inandıkları şeyler. Görmeyenleri inandırmanın yolu ?!.. Zorunlu ve geçici genellemeler arasında bir ayrım yapılamayacağını kabul edebilmek mümkün mü? Gecenin nedeni gündüzü takip etmesi veya tersi…
Kısaca bir konuda tam ve eksiksiz sonuca ulaşmak, ulaşıldığını zannettiğimiz an yeni gözlemleri ve yeni değerleri tartışmaya açmamız gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bunun sonu yeni ayrılık noktalarının meydana gelmesi, amaç ortak noktada buluşmak iken…
Sonuç olarak; ortak payda dediğimiz değer yargılarının herkesin kabul edip onaylayacağı, gerek bireysel gerek ise toplumsal yaşamı düzenleyen kurallar manzumesinin kabullenilmesinden geçer. Buna inanmak inandırılmak gerekir. İçsel güç desteği ile davranışçı yaklaşımın ve sosyolojik bir yöntembilimin öncülüğü gerekmektedir. İşte burada inanç kendini göstermekte, istenilmese de varlığını kabul ettirmektedir. Zira inanılmadığı sürece somut veya soyut hiçbir vakayı açıklayabilmemiz olanaksızdır. Açıklamalara dahi inanılması gerekir. Karşımızdaki kişiye inanmamız gerekir, yakınımıza inanmamız gerekir, komşumuza inanmamız gerekir, ana babamıza, çocuklarımıza, eşimize, alış-veriş yaptığımız kişiye, idareciye inanmamız gerekir, gerekir gerekir…
Peki İnsanı, Mahlukatı Yaradana ?!…
Sadece iki kelimede bu kadar fikir jimnastiği ile ulaşılamayan son. Nerede ?!..
Sanırım tek kelime ile sadece inanç’ta.. İnanç kişiyi erdeme ulaştırırken, küçüklüğünün iman ile ne kadar büyüdüğünü fark edip anladığında o kadar çok soru cevaplanıyor ki…
Zira teslimiyet İnançta, Büyüğe saygıyı gerektiriyor….