02/2003
Acıyı ve yenilgiyi tatmış olarak kalbi ve ümitleri kırık bir insandan beklenebilecek neler vardır? Hangi konuda, gerek kendini gerek ise kendi dışında ki kişi ve olaylar hakkında cesurca düşünüp kararlar verebilir? Verebildiği kararların ne kadarına aynı cesarette destek olabilir? Arkasında durabilir?
Sahip olduğu çevresini hangi oranda değiştirebilir, kendisini o çevreden nasıl uzaklaştırabilir? Peki bunlar çözüm olacak mıdır? Kedini veya kendisinin kaldırabileceği dostluklar kurabilecek mi, kurabilir mi? Giderek daha sinirli, daha üzgün ve daha dalgın biri olup çıkan insanoğlunun baş ağrıları da artar. Dünyasına çökmüş olan kara dumanları uzaklaştırabilir mi? Geçici bir yaşam veren misafir olduğumuz şu dünya hepimiz için yalan değil mi? Kendine ağlayan iç dünyasında ağlaşan benlik kapı aralansın diye nerelere bakar.? İnsanlar kendi aralarında yoğunluğu az veya çok bir ilişki yaşayamıyorsa, sorunları kadar olmasa da benzer veya emsal sıkıntıları olanlar dahi niye bir araya gelmesini beceremez.? Adeta haykırırcasına bakışlarla çevresine bakanların göz bebeklerinden yansıyan o ışık titrek de olsa neden dikkati çekmez.? Çekse de kendi gibi biri var diye ne üzülmesini, ne de sevinmesini beceremez insanoğlu, paylaşmasını beceremezsen seni seninle kim paylaşsın.?
Yaşamda günlerimizin sınırlı olduğunu bilmemize rağmen hatırlamak için çaba göstermeden geçen anların getirdiğinden ziyade götürdüklerini hesaba katmadan, düşeni kalkmasına fırsat vermeyerek öz benlik duygusunu tatmin ederek, eşdeğer düşünce ve sıkıntılarda bireylerin var olmasının kendince hazzını yaşarken, paylaşım cesaretini gösteremeyen kişi, neyi, ne ile, kimle ortadan kaldırabilecek.? Değişim isteyen değişimi başarması gerekmez mi.? Okumuş yazmış, okul görmüş kişileri için yaşamın güzelliğinde cehennemi yaşamak ne beceridir ama. Bu cehennemin büyüklüğü ilgili kişinin yaşadığı YABANCILAŞMA ile orantılıdır. Söz konusu kişinin kentli olması bir türlü, olmaması bir türlü. Kendinden uzaklaşanı kendine geri getirebilmeyi nasıl başarabiliriz.? Zihnindeki sorunu doğuran ortamı ve uyarıcı olan örnekleri kısaca da olsa gündeme getirip çözümlemeler üretemiyorsanız bu kişinin kendine yabancılaştığının bir göstergesi olamaz mı.? Kendi olumsuz dünyanın devinimsel döngüsünün çekimine kapılıp pervane böceği gibi dolanması güneşe kapılıp yok olmasından ziyade o ışığın aydınlığında yeni görüşlere yol almasını sağlayamaz mı.? Destek sağlamada değil, kuramın hangi koşullar altında yanlış olduğunu belirlemede yattığını düşünmeye başlamak çözümselliğe yol açmaz mı.? Belirli bir yerde, belirli bir zamanda ve belirli bir nesne ya da olaya ait önermelerle problem açmazından uzaklaşarak, bireyin kendi çözümünü bulabilmesi ne kadar zordur.?
İnsan var ise, hayat var ise, yaşam mevcut ise, gül misali, güzellikler yanında dikeninin de olacağını peşinen kabullenmek durumunda olduğunun bilincinde olması gerekliliğini kabul edecektir. Bir çeşit yardımcı varsayımlar ileri sürerek bir kuramı yanlışlanmaktan kurtarmak her zaman mümkündür. Bir önermenin yanlışlanmadan kurtarılmasının başka yolları da, önerilerin içeriğini değiştirmek, belki de bir hesap hatası yapılmış olduğunu ileri sürmek, deneyimin doğru yapılmadığını iddia etmek gibi yollardır. Bilimsel yöntem açısından bu zorunluluğun tümüyle geçersiz olduğu kanısı, bu zorunluluğun bir yana bırakılabileceği görüşünün ileri sürülmesi, kuramlar ve yasalar çerçevesinde, özlerinde, yani özleri bakımından evrensel çözümsüzlüklerin gündeme getirilerek sorunsallığın devamının sağlanmasından başka şey değillerdir. Temel önermelerde konulan koşul, bunların gözlemlenebilir şeylere ait olmalarıdır. “Gözlemlenebilir” kavramı, tanımlanması olanaksız ve uygulanabilir bilimsel açıklamalardan ziyade yaşamın getirdikleri ile öğrenilmesi gereken bir kavramdır. Pozitivist(olumlu) açıdan bakılınca, anlaşıldığı kadarıyla, fiziksel olan her şeyin gözlemlenebilir olduğu görüşünü ileri sürmek hiç de yanlış olmaz. Toplumsal ve/veya bireysel olayların doğal olaylardan daha karmaşık olduğuna ilişkin inanç, normal bir toplumsal ve/veya bireysel olayla, etkenlerin soyutlandığı fiziksel bir olayın karşılaştırılmasından ileri gelir. Oysa, normal bir toplumsal ve/veya bireysel olayla normal bir fiziksel olay, örneğin bir yağmur damlasının yer yüzüne inişi karşılaştırılacak olursa, her iki durumda da bir tanımlamada bulunmanın eşit ölçüde güç olduğu görülecektir. Toplumsal kuramların görevi, sosyolojik modellerimize tanımlamalarla belirleyicilik vererek , yani bireylere, onların tutumlarına, beklentilerine, ilişkilerine, vb. ilişkin terimlerle, titizlikle oluşturmak ve çözümlemektir. Anlamlı önermeler veya açıklamalar yaşamım getirdiği tecrübeyi bireysel yaşantının dışında diğer bireyin yaşadıklarını gözlemleyerek kendine uygulayabilmesini sağlar. Zira somut bireylerden kurulu olan toplumun soyut meselelerin çözümlemelerinde, her ne kadar soyut yaklaşımlar önerilse de somut sonuçlar beklenir. Gerek birey gerek ise toplumsal psikolojik yapının yansıması da bunun belirleyicisi olur. Netice itibarı ile kazanımlara erdem denilerek yaşam birlikteliğine birey çıkışlı ulaşmak mümkün olabilir.
Böyle bir özetleme ‘’Bütün toplumsal olayların ve özellikle bütün toplumsal kurumların işleyişinin, her zaman için bireylerin kârarlarının, eylemlerinin, tutumlarının, vb., sonucu olarak anlaşılması gerektiğini savunan ve sözde `kollektifler’e (devletler, uluslar, ırklar, vb.) dayanılarak yapılan açıklamalarla asla yetinilmemelidir’’ diyen önemli öğretiyi destekler.’’ Psikolojizmin hatası, toplum bilimleri alanındaki bu yöntembilimsel bireyciliğin tüm toplum olaylarının ve tüm toplumsal düzenliliklerin (regixlarities) psikolojik olaylara ve psikolojik yasalara indirgenmesi programını içerdiğini varsaymasıdır.’’ (Karl Raimund Popper – Psikolojizm)
Sorun durumları, tıpkı matematik sorunları (problemleri) gibi, nesnel olarak vardır. Matematikçinin deneyleri değil, önerdiği çözümün söz konusu sorunu çözüp çözmediği tartışılır.(Şahin Alpay – Felsefe yazıları)
Sorunların çözümünde bir yöntem uygulamanın belirleyici yolu, belirli olası olumsuz yanları, bazı istenmeyen sonuçları olabilecek hiçbir bireysel davranışın olamayacağının düşünülmesiyle yanlışa hataya düşülebileceğini göz ardı etmemekten geçer. Birey kendi içinde, dünyasında, sosyal yaşamında yanlış ve hatalarını aramak, bulmak ve gün ışığına çıkarmak, çözümlemek ve bunlardan ders çıkarmak, zorunluluğunu hissetmek ve duymak mecburiyetindedir, aksini kabul etmekle, hiç hata yapmadığımıza kendimizi inandırmak, hatalarımızı görmezden gelmek, gizlemek ve başkalarına yüklemekle kurtuluş olacağı safdilliğine düşmek olacaktır. Fakat asıl olan bunun yerine daha üstün bir tarzı kabullenerek, yaptığımız hataların sorumluluğunu yüklenmek, bunlardan ders almak ve derslerden ileride aynı hataları yinelememek için yararlanmak durumundayız. Bunu da birey ve/veya toplum olarak özgür ve tarafsız tartışılması gerekmektedir böylelikle hayatın yaşamsal varlığına katılmak mümkündür.
Yaşamın katı uygulanabilir kuralları yoktur, sadece kişiye özgün, toplumsal ortak yaşamın getirdiği ortak değer yargılarının hayata geçirilmesi vardır. Nasıl ki aynanın karşısına geçen her bir kişi için ayrı ve farklı bir görüntü meydana gelirse, yaşamın bire y üzerindeki yansımaları da buna benzer. Bu yansımalarda oluşacak kırılmalar kişinin hayat tecrübesine yaşamsal öğeler ekler, sevgiler ve karşıtı olan acılar buna benzer yollarla ortaya çıkar. Hayata kendine kırılan, yenilgiyi kabullenen bireyin kurutuluşu, çıkışı nerededir.?
İnancı kırabilecek umutsuzluk dünyasında nefes almadıktan sonra yaşam kendine daima bir yol çizecektir. Bu yol önceleri oldukça ince de olsa zamanla bireyin kendine ve onu Yaradan’ına olan inançta ki artışı kuvvetlendikçe, bu yol kalınlaşacak ve hem dengede hem de ayakta kalabilme becerisinin artmasına sebep olacaktır. Yolların birlikteliği üzerindekileri taşımada daha verimli olacaktır.
Hayatın ve yaşamın akışı, sürekliliği, akışkanlığı, devinimsel çevrimi insan bilgisinin gelişmesinden büyük ölçüde etkilenir. Bilgiyi ortaya koyan, meydana gelmesinde etken olan ise akla olan inancı, yalnızca kişinin kendi aklına değil, -belki daha da çok- başkalarının aklına olan inançtır. Bu inancı oluşturan tarihi gelişimin ulaştığı sonuçların karşımıza çıkardığı ise; Yüksek Bir Varlığ’ın var olduğunun kesinlik kazanmasıdır.
Sonuç olarak; ortak payda dediğimiz değer yargılarının herkesin kabul edip onaylayacağı, gerek bireysel gerek ise toplumsal yaşamı düzenleyen kurallar manzumesinin kabullenilmesinden geçer. Buna inanmak inandırılmak gerekir. İçsel güç desteği ile davranışçı yaklaşımın ve sosyolojik bir yöntembilimin öncülüğü gerekmektedir. İşte burada inanç kendini göstermekte, istenilmese de varlığını kabul ettirmektedir.
|