En önemli an , En önemli kişi , En Önemli iş…

En önemli an , En önemli kişi , En Önemli iş…

Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi:”Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı , kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne oluğunu bilseydim , giriştiğim her işi başarırdım.

.” Krallığın dört bir yanına , kim kendisine her iş için en uygun anı,bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir ödül vereceğini duyurdu. Bilgeler kralın huzurunda toplandı , fakat sorulara verdiği yanıtlar birbirinden tümüyle farklı oldu.Kral hala doğru yanıtları aradığı için, yakınlar da ki bir bilgeye danışmaya kara verdi.Bilge kişi ,hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşıyor ,yanına halk dışında kimseyi kabul etmiyordu .Bu nedenle kral halk tan biri gibi giyindi ve yola düştü.Bilge kişinin yaşadığı kovuğa yaklaştıklarında kral atından indi ve korumalarını orada bırakıp , yola tek başına koyuldu.Bilgenin olduğu yere vardığında onu, yaşadığı kovuğun önüne çiçek tarhları kazarken gördü.”Ey bilge kişi size birkaç önemli konuda danışmaya geldim” dedi.”Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla gereksinim duyduğum , dolayısıyla ötekilerden daha fazla ilgi göstermem gereken kişiler kimdir?En önemli ve her şey den önce gelen en önemli sorum ise şu:Kendimi vermem gereken işler nelerdir?” Bilge, büyük bir dikkatle kralı dinledi, fakat bir yanıt vermedi Döndü yapmakta olduğu işini sürdürdü. ”Yoruldunuz” dedi kral.”Küreği bana verin de siz biraz dinlenin .”Bilge kişi ”Sağ olun” dedi ve küreği krala verdi , yere oturup dinlenmeye başladı . Kral iki tarh kazdıktan sonra soruları yineledi.Bilge kişi ona yanıt vermek yerine ayağa kalktı , elini küreğe uzattı ve ” Siz biraz dinlenin , bir parçada ben çalışayım”dedi.Fakat kral küreği ona vermedi, tarh kazmayı sürdürdü .Saatler birbirini kovalıyor , güneş yavaş yavaş ağaçların ardından batmaya başlıyordu .Sonunda kazmayı toprağa saplayıp, bilge döndü:” Ey bilge kişi , senin yanına sorularıma bir yanıt bulmak için geldim ”dedi.”Eğer yanıt vermeyeceksen , söyle de evime döneyim.” Bilge kişi gözlerini uzaklara dikti .”Bak bir adam koşarak buraya geliyor” dedi .”Bakalım kimmiş ne istiyormuş…” Kral arkasını döndüğünde .bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü.Adamın karnına bastırdığı ellerinin altında kan sızıyordu.Kralın yanına ulaşınca , kendinden geçercesine inledi , sonrada bayılıp yere düştü. Kral ve bilge kişi hemen adamın üstündeki elbiseler çıkardılar.Karnında büyük bir yara vardı .Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı , mendiliyle ve bilge kişinin havlusuyla sardı ,kanı durdurdu. Adam bir süre sonra kendisine içecek bir şey istedi . Kral dereden taze su getirdi ,verdi . Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu.Kral , bilge kişinin yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatırdı.Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı.Kral koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğin dibine çöktü ve orada uyuya kaldı ; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti .Sabah uyanınca ,yatakta uyanmış canlı gözlerle dikkatle kendine bakan yabancının kim olduğunu anımsamaya çalıştı. Kralın uyandığını gören adam, zayıf bir sesle ”Beni affedin ”dedi krala. Kral ”Sizi tanımıyorum , üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki”dedi ama adam konuşmasını kesmedi:”Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum ”dedi .”Ben kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım.Tek başına bilge kişiyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim .Ama akşam olduğu halde dönmediniz .Ben de pusuya yattığım yerden çıkıp, sizi aramaya koyulduğumda . korumalarınıza yakalandım .Onlar beni tanıdılar ve öldürmek istediler .Ellerinden kurtuldum ama ,yaralıydım;yaram dam kan akıyordu .Siz dün akşam yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim , fakat siz benim yaşamımı kurtardınız .Eğer yaşarsam , şimdiden sonra en sadık köleniz olarak size hizmet edeceğim ve oğullarına da aynı şeyi yapmalarını emredeceğim. Kral düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu .Onu yalnızca affetmekle kalmadı , uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini de yaptıracağını söyledi .Ayrıca el konulan tüm mallarının geri verileceğini de bildirdi.Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıktı ve orada yine çiçek tarhı kazan bilgeden, sorularına yanıt vermesini bir kez daha istedi. ”Siz , beklediğiniz yanıtı çoktan aldınız ”dedi bilge ve şöyle sürdürdü sözlerini ”Dün eğer benim güçsüzlüğüme acımayıp şu tarhları kazmasaydınız , buradan ayrılacaktınız ve geri dönerken şu adamın saldırısına uğrayacaktınız. Yani dün sizin sizin için en önemli an , tarhları kazdığın andı .Sizin için en önemli kişi bendim ve sizin için en önemli iş bana iyilik yapmaktı .Daha sonra yaralı adam koşarak geldi yanımıza .Sizin için en önemli an, onunla ilgilendiğiniz andı .Çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız o adam sizinle barışmadan ölecekti .Dolayısıyla o zaman sizin için en önemli kişi oydu .Ve yine o zaman en önemli işiniz de , onun için yaptıklarınızdı .”Bilge bunları söyledikten sonra krala bir öğüt verdi:

 ”<!– D([“mb”,”–>Sizin için en önemli anın ,içinde bulunduğunuz an olduğunu hiç bir zaman unutmayın. Çünkü yalnızca o an elimizde bir şey gelebilir. Sizin için en önemli kişi ise , o an birlikte olduğunuz kişidir. Çünkü hiç kimseyle , bir başka kişiyle bir daha görüşüp görüşemeyeceğini bilemez . Ve sizin için en önemli iş ise iyilik yapmaktır .

 

Çünkü kişinin bu dünyaya gelmesinin tek nedeni budur.”

http://aakif.blogcu.com/
http://kenaryazilari.blogcu.com/
http://gittiklerim.blogcu.com/
http://sofram.blogcu.com/
http://akif.wordpress.com/

http://groups.google.com.tr/group/yorumyazilar
http://groups.google.com.tr/group/depoyorumyazilar  

 

www.sansuresansur.org

 

1 Yorum

  1. Hayat/hayateylul demiş ki,

    Ekim 26, 2008 10:33 pm

    Siz değerlisiniz…

    Stewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamıydı.

    Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı.

    Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı.
    Ama işler iyi gitmiyordu.
    Borçlar birikmişti.
    Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı.

    Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

    Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu.
    Tanrı, ‘ikinci sınıf meleklerden’ birine görev veriyordu.

    - Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

    Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında ‘başarısız’ bir melek düşüyordu.
    O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu.
    Görevi ise çok zordu.
    Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.
    Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart’ı sulardan çıkarıyordu.
    Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti.
    Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu.
    Kimse Stewart’ı tanımıyordu.

    Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı.
    Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı.
    Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
    Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı.

    O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu.

    Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken ‘ikinci sınıf melek’ yanına yaklaşıyordu.
    Ona anlatmaya başlıyordu.

    - Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun… Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör…

    Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.

    - Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın…

    Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı… O çocukken öldü.

    - Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?

    - Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin… Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.

    - Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?

    - Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti… Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

    Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

    Tavana asılmış, birçok değişik parçadan oluşmuş oyuncaklar vardır, her bir parça başka bir parçaya dokunarak bir rüzgar yaratır ve oyuncak dönüp durur.
    O parçalardan birini çıkardığınızda bütün rüzgarı kesersiniz.
    Oyuncak kımıltısız kalır.

    Frank Capra’nın o filminde de, hayatın aynen o oyuncak gibi birbirine değen insanlarla döndüğünü, aradan bir tek insanı bile çıkarıp aldığınızda hayatın dönüşünü etkilediğinizi, birçok olayın farklılaştığını, herkesin sandığından daha büyük bir rolü ve değeri olduğunu anlıyordunuz.
    Değersiz ve işlevsiz kimse yoktu.
    Stewart, o yaşlı ve tonton ‘ikinci sınıf’ melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu.
    Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu.
    O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu.
    ‘Bu muhteşem bir hayat’ isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir ‘çın’ sesi duyuluyordu.
    Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu.
    Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır. Değersiz olduğumuzu, sevilmediğimizi düşünürüz.
    Hayal kırıklıklarıyla dolu hayatımızda neden istediklerimizin hiç gerçekleşmediğini merak ederiz.
    Cevaplar ararız.
    Bulamayız genellikle.
    Cevaplar vardır aslında.
    Kendimizi yararsız bulduğumuzda çok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.
    Birçok hayatı aynı anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.
    Eğer Tanrı ‘ikinci sınıf’ meleklerinden birini bize gönderse ve bizsiz bir hayatın nasıl olacağını gösterseydi, sanırım hepimiz kendimize de hayata da başka türlü bakardık.
    Hatta, o melek bize ‘istediklerimiz gerçekleştiğinde nasıl bir hayatımız olabileceğini’ gösterseydi belki istediklerimizin gerçekleşmemesi için dua ederdik.
    Bu muhteşem bir hayattır.
    Cevabı ve sırrı kendi içinde saklıdır.
    Ve, o hayatı hep birlikte yaparız.
    Bazen rolümüzden şikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kıymetini bilemememizdendir.
    -Alıntı-
    ***
    ‘Ne alâka?’ diye düşünülebilir belki..Oysa, iki yazıyı da çok sevdim ve birbirini tamamlayabileceğini düşündüm. Kendi blogumda da ardarda yayınlamayı düşünüyorum.
    Teşekkür, selâm, sevgiler…
    Hayat


Yorum Yapın